8 Mart 2015 Pazar

YERALTINDAN NOTLAR (2.KISIM)

Erdemli, aydın bir kişi, arada bir kendinden ölesiye nefret etmelidir, aşırı özenli kalmalıdır ki, kibirli olmaya hak kazanabilsin.

Nereye kadar dayanabilirdim?

Kimi zaman aniden, içimi bir kuşkuculuk kaplardı ve bir bakmışsınız umursamazlık dönemim başlamış (bende her şey dönem ile adlandırılabilir) ve acemiliğimle, eğretilerimle alay edip, kendi kendimi romantik olmakla suçlardım. Kah kimseyle canım konuşmak istemez kah tamamen çenem düşer, hatta konuştuğum kişiyle dostluk kurmaya  çalışırdım. Sonra da bu bayağı halim, hiç beklenmedik anda kaybolup giderdi. Aslında bu durumda, bana ait bir bayağılık yoktu, belki de okuduğum kitaplardan alıp, kendime uydurduğum yapay bir şeydi.

Tek çıkış yolum okumaktı. O zamanlar çevremde olup bitenler hiç ilgimi çekmiyordu ve saygıya değer bulmuyordum. Tüm bunların yanında içimde bir hüzün kabarıyordu; çelişkileri yaşama arzum, dayanılmaz boyutlara ulaşıp, histeriye dönüşüyordu ve ben de ahlaksızlığın içine dalıyordum.

Dayak yemeyi bile kabullenebilirdim, ama hepsi beni bir eşya gibi yolundan çekip, varlığımı umursamaz bir tavırla gitmesini bağışlayamazdım.

Ben her şeye alışabiliyordum; aslında alışamıyordum da sonuçlarına katlanmayı kabulleniyordum.

Öyle anlarım olurdu ki, mutluluktan sarhoş bir halde, kendimde, en küçük bir aşağılanmışlığın izine bile rastlamıyordum. Yemin ederim! İnanç vardı, umut vardı, aşk vardı.

Ya kahraman olacaktım ya çamurun ta kendisi, bunun ortası yoktu. İşte beni asıl bitiren düşünce tarzı da buydu; çünkü çamurda yaşarken diğer zamanlarda kahraman olabiliyordum diye kendimi avutabiliyordum.

Sıradan insanların yaptığı türden, apaçık, basit bir sefahati kabullenebilir miydim ve bunca rezilliği sineye çekebilir miydim? Hiç bir özelliği olmayan sefahat, beni baştan çıkarıp gece yarısı sokağa dökülmemi nasıl sağlayabilir?

Düşlerimde ''harikulade ve yüce şeylere sığınarak'' ne büyük aşklar yaşadım, ey Tanrım! Yeryüzünde ki hiç bir varlıkla ilişkisi olmayan ve tamamen düş gücümün ürünü olan aşklarım, beni öylesine doyuruyordu ki, sonrasında gerçeklere uygun olup olmadıklarının bir önemi kalmıyordu.

İnsanlara kolay kolay alışamıyordum, oysa onlar birbirlerine uyabiliyorlardı. Daha o gün herkesten nefret ettim ve yaralı, korku dolu gururumun arkasına saklandım. 

Unvan sahibi olmakla akıllı olmayı eş değer görüyorlardı.

Gerçek aşk birleşmeyle onurlandırılırken, ahlaksızlık doğrudan birleşmeyle başlar- utanmazca, kabaca, aşksız!

-Her evlenen mutlu olmaz, diye kestirip attı az önceki kabalığıyla.
-Elbette. Ama en kötü evlilik bile burada yaşamaktan iyidir; kıyaslanamaz bile. Üstelik aşk varsa, mutlu olmadan da yaşayabilirsin. Yaşam acısıyla, tatlısıyla güzeldir. Bu dünyada yaşamak güzel.. her şeye karşın güzel. Ama burada tutunacak hiçbir şey yok...

-Sen bana bakma. Buraya sarhoş olduğum için geldim, belki senden de kötüyüm, sana örnek olamam. -kendimi savunmak istercesine devam ettim- Hem erkekle kadın aynı değildir. Ben buraya gelip kirlenebilirim, sonrada çekip giderim olay biter. Şöyle bir silkinirim, arınırım, bir şeyim kalmaz çünkü buranın tutsağı değilim. Oysa sen, burada bir tutsaksın. Evet tutsak! Sen burada kendini de , özgürlüğünü de satıyorsun. Seni saran zincirleri sonradan koparmak istesen bile, uğraştıkça seni daha da sıkacak. Lanet olası zincirler böyledir işte. Bunu iyi bilirim. Konuşulacak daha çok şey var ama onlara girmek bile istemiyorum, çünkü büyük bir olasılıkla anlamazsın. Söylesene ev sahibesine borçlandın mı? Bak işte, diye ekledim, oysa kız yanıt vermemişti, sadece pür dikkat beni dinliyordu.Zincir bu işte. Öyle bağlayacaklar ki seni, borcunu hiç bir zaman ödeyemeyeceksin. Bu, ruhunu şeytana satmaya benzer... Belki de, şu anda sırf üzüntüden, bende çamurun içine saplanıyorum. Hani bazıları üzüntüden içer ya, bende hüzünlenip buraya geldim. Bunun neresi iyi, söyle bakalım: örneğin az önce biz... seninle birleştik ve birbirimize hiçbir şey söylemedik; sen de her şey bittikten sonra, vahşi bir incelemeye koyuldun. Bende aynısını yaptım. Sevişmek bu mudur? İnsanlar böyle mi birleşmeli? Bu rezalet başka bir şey değil!

Ailen ne kadar kötü olursa olsun düşmanın değildir; sonuçta onlar senin annen ve babandır. Yılda bir kez de olsa sana sevgi göstereceklerdir. Evinde olduğunu bileceksin.Benim bir ailem olmadı, belki o yüzden bu kadar duygusuzum.

Eğer bir baba olsaydım, yemin ederim kızımı oğullarımdan daha çok severdim.

Baba kızını her zaman anneden daha çok sever.Bazı kızlar baba evinde çok rahat yaşarlar. Ben olsam kızımı evlendirmezdim bile.

Sevgi ve aşkın olmadığı yerlerde mantık da yoktur.

İnsan iyiliği çabuk unutur ama kötülüğü unutmaz, biriktirir.

Eğer iki insan birbirlerini gerçekten seviyorlarsa aralarında olup biteni kimse bilmemeli.

Aşk tanrının bir lütfudur ve kem gözlerden uzak tutulmalıdır. Onu güzel ve kutsal kılan da budur. Söz konusu durumda eşlerin birbirlerine duydukları saygı artar ve saygı olunca herşeyi düzeltmek mümkündür. Hem bir kere, aşık olup da evlenmişlerse ve gerçek bir aşk var ise bunun tükenmesi mümkün mü? Eğer insanlar isterlerse aşkları büyüyüp güçlenebilir.

Eğer karşındaki erkek iyi yürekli ve dürüst biri ise, ne diye aşkın sona ersin? İlk heyecanların sona erdiği bir gerçektir. Ama bunun yerini daha güçlü bir duygular alacaktır. İşte o zaman insanlar tinsel bir birlik kurup, yaşamı acısıyla tatlısıyla omuz omuza yaşayacaklardır. 

Çocuktan büyük bir mutluluk olabilir mi? Çocukları sever misin Liza? Ben çok severim. Bir düşünsene: şöyle pespembe bir erkek çocuk, yapışmış göğsüne emiyor. Hangi erkek kucağında onun çocuğuyla oturan bir kadın hakkında kötü düşünebilir ki?

Aşk her şeydir, her kızın paha biçilemez hazinesidir!

Ama asıl istediğim neydi biliyor musun, hepinizin yerin dibine batması! Ne eksik ne fazla. İşte isteğim tam olarak bu. Ben erinç istiyorum. Salt beni kimsenin rahatsız etmemesi için, şu anda bile tüm dünyayı beş kuruşa satabilirim. Bana, ''çay içmekten vazgeçer misin, yoksa dünya mı batsın?'' deseler, yanıtım şu olurdu, ''dünya batsın, bende sonsuza dek çay içeyim.''

Bırakmıyorlar...iyi...iyi olamıyorum.

Bana göre sevmek, birilerinin üstünde üstünlük kurmak, zorbalığa mekan bulmaktır. Sonuçta şimdi bile sevgiyi, sevdiğimiz kişinin bize gönüllü olarak tanıdığı zorbalık hakkı olarak görürüm.

Aşağılanmak bir tür arınmadır. En keskin ve acı biçimiyle biçimlenmektir! 

Kolay elde edilmiş mutluluk mu daha iyi? Yada insanı yücelten acılar mı daha iyi?

Hepimiz yaşamdan uzaklaşmışız, her birimiz az ya da çok tökezleyerek yürüyoruz. Yaşama alışkanlığımızı öyle bir yitirmişiz ki, ara sıra gerçek hayatla karşılaştığımızda ondan iğreniyoruz.

Eğer doğrudan kendimi ele alırsam şunu belirtmeliyim ki, sizin kendi yaşamınızda yarısına dek bile gelmeye cesaret edemediğiniz konularda ben yaşamım boyunca sonuna kadar gitmişimdir. Üstelik korkaklığınıza sağduyu diyerekten kendinizi kandırıyorsunuz. Bu duruma bakılırsa ben sizden ''daha canlı'' sayılırım. Şöyle daha özenli bir düşünün! Biz bugün canlılığın nerede bulunduğunu, neyin nesi olduğunu,hangi adla çağırıldığını bile bilmiyoruz. Elimizden kitaplarımızı alarak bizi yalnız bıraksalar neye uğradığımızı şaşırırız, kayboluruz. Artık neye katılacağımızı,neye dayanacağımızı, neyi sevip, neyden nefret edeceğimizi,neye saygı duyup neyi aşılayacağımızı bilemeyiz. Bize insan olmak bile yük gibi geliyor;başka deyişle etiyle kemiğiyle insan olmaktan utanıyoruz, ayıp geliyor. Simgesel insan olacağız diye ıkınıp duruyoruz. Biz ölü doğmuşuz. Zaten uzun bir süreden beri, canlı olmayan babalar sayesinde doğuyoruz.Bundan da gittikçe daha çok hoşlanır olduk. Alışıyoruz. Yakında doğrudan düşüncelerden doğmaya başlayabiliriz. Ama bu kadar yeter. Yeraltı'ndan yazmak istemiyorum.


FYODOR DOSTOYEVSKI

11 Ekim 2014 Cumartesi

YERALTINDAN NOTLAR (1.KISIM)

Her dakika kendimde kindarlığa tamamen zıt ögelerin fazlasıyla bulunduğunun farkına varıyordum. İçimde sürekli birbirine zıt duyguların savaştığını duyumsuyordum. Bunların tüm yaşamım boyunca benliğimde varolduklarını, dışarıya çıkmak için baskı yaptıklarını biliyordum ama izin vermiyordum, bilerek izin vermiyordum. Çelişkilerim beni utandırıyor, acı veriyordu. Acıdan kıvrandırıyordu ve sonunda bıktırdılar. 

Ben hiçbir şey olamıyorum: ne iyi, ne kötü, ne alçak, ne dürüst, ne kahraman, ne böcek. Şimdilerde akıllı bir adamın başarması zaten olanaksızdır. Ancak aptallar bir yere gelebilir gibi bütünüyle asılsız bir düşünce ile avunarak kendi inime çekilmiş, günlerimi yaşıyorum. Evet, 19. yüzyılda yaşayan akıllı birey karaktersiz olmak zorundadır ve ahlaki açıdan da buna mecburdur. Karakter sahibi faal kişi ise genellikle dar görüşlü bir varlıktır.

Bu arada saygın bir adam hangi konuda konuşmaktan zevk alır? Elbette kendisi hakkında. Ee öyleyse bende kendi hakkımda konuşacağım.

Yemin ederim ki, gereğinden fazla bilinçli olmak hastalıktır.

Öyle bir noktaya geldim ki iğrenç Peterburg gecelerinden kendi inime dönerkenyine utanç verici birşeyler yaptığımın ve de bunu düzeltmenin ya da unutmanın bir yolu olmadığının ayırtındaydım. İçim içimi yiyor, kendimi hırpalıyordum ama aynı zamanda gizliden gizliye, sapkınca bir haz alıyordum; yaptığımın utancını yaşayabilmenin bilinci, acı bir şuruptu ve onu içmek bana düpedüz zevk veriyordu.

En yakıcı zevkler çaresizliklerde yaşanır, özellikle hiçbir çıkış yolu kalmadığının ayırtında olduğun zaman.

Doğuştan aptal olan ''gerçekçi ve doğal bir insan'' öç almayı bir adalet gibi görüyor.

Doğa size birşey sormuyor, o sizin dileklerinizle ilgilenmiyor ve yasalarını da beğenip beğenmemenizi hiç umursamıyor.

Bilinçli bir kişi, kendine en alt seviyede bile saygı duyabilir mi?

Bir defasında zoraki aşık olmayı denedim. Size yemin ederim ki baylar aşk acısı çektim. Tinsel derinliklerde bir yerde aslında acı çektiğine pek inanmıyorsun, olup bitenlere kahkahalarla gülesin geliyor  ama gerçekte acı çekiyorsun. Şakası yok bu işin; öyle bir kıskançlık yaşıyorsun ki, yerinde duramıyorsun. Ve bütün bunlar can sıkıntısından, evet tamamen can sıkıntısı. Bu süredurum beni hasta ediyor.

Sev yada nefret et, yeter ki birşeyler yap.

Çıkar! Çıkar nedir? Bir insanın gerçek çıkarının ne olduğunu açıklayabilir misiniz? Ya bazen, kişinin çıkarı özel durumu gereği, genel çıkarlarına ters düşecek şeyler yapmasından geçiyorsa? Anlıyoruz ki, böyle şeyler oluyorsa genel çıkar kurallarının cehenneme kadar yolu var. Ne düşünüyorsunuz, böyle birşey olabilir mi?

İnsanoğlu dizgelere, soyut kavramlara o denli düşkündür ki, kendi mantığını haklı çıkarmak için gözlerini kapatıp, kulaklarını tıkayıp gerçeği çarpıtabilir.

Bir zamanlar insanlar adalet uğruna kan dökerken, vicdanları rahat bir şekilde öldürüyorlardı.Oysa günümüzde kan dökmenin iğrenç birşey olduğunu bile bile katlediyoruz, hemde eskiye kıyasla daha çok cana kıyıyoruz. Sizce hangisi daha kötü? Yazılanlara bakılırsa, Kleopatra odalıklarının göğüslerine altın iğneler batırmaktan hoşlanırmış; çığlık atmalarından, kıvranmalarından zevk alırmış.Şimdi, bu olay barbarlığın egemen olduğu zamanda gerçekleşmiş diyeceksiniz.  Ama bugünde iğneler batırılıyor, demek ki yaşadığımız çağda da neredeyse barbarlık egemen. Günümüz insanı barbarlık çağındaki atalarından daha iyi görünmelerine rağmen, aklın ve bilimin gösterdiği yolda yürümeye hala alışamamıştır. Ancak siz yine de, akılcılık ve bilimin el ele verince insan doğasını bütünüyle değişitirip, insanlığın yürüyeceği doğru yolu aydınlattığında, insanoğlunun da tüm eski kötü huylarından vazgeçip, soyluluğa bürüneceğine kesinlikle inanıyorsunuz. İnsanların kendi iradeleriyle hata yapmaktan vazgeçip, istese de istemese de normal çıkarlarına ters düşmeyeceğinden eminsiniz. 

İnsanoğlu aptal bir yaratıktır, eşsiz bir aptal. Aptal değilse bile nankördür, hemde eşi benzeri olmayan bir nankör.

İki kere ikinin dört etmesinden başka çıkar yol olmazsa, iradenin ne önemi kalır? İradem işe karışsa da karışmasa da iki kere iki dört ediyor. İrade bu mudur?

Kuşkusuz insan inşa etmeyi, yollar açmayı seviyor; ama daha büyük bir tutkuyla yıkmayı ve karmaşayı neden daha çok sevdiğini söyleyebilir misiniz? Bunu bana açıklayın, lütfen! Doğrusu bende bu konuda birkaç söz söylemek istiyorum. Belki de insanın yıkmayı ve karmaşayı bu kadar çok sevmesinin nedeni, aslında içgüdüsel olarak, hedefine ulaşıp, inşa ettiği binayı sonlandırmaktan korkmasıdır. Nereden bilebilirsiniz, belki de uzaktan beğendiği bu binayı, yakından görmeye dayanamıyor; belki de sadece inşa etmeyi seviyor, içinde yaşamayı değil.

Belki de insan yalnızca mutlu bir yaşamı sevmiyor. Belki acıyı da bir o kadar seviyordur. Dahası belkide acı çekmek mutlu bir yaşam kadar onun için yararlı olabiliyor. İnsanın kimi zaman tutkuyla acı çekmeyi sevdiği de tartışılmaz bir gerçek.

İyisi mi hiçbir şey yapmamak! En güzeli bilinçli bir hareketsizliktir. Ve de öylece yeraltında yaşamak!

Her insanın öyle anıları vardır ki, bunları sadece dostlarına anlatabilir. Bazıları ise dostlara bile anlatılmaz, ancak kendinize açabilirsiniz. Ama öyle anılar vardır ki, insan kendi kendine bile çıtlatmaktan çekinir.Her saygın kişide bunlardan bol bol vardır. Hatta şöyle söyleyebiliriz: bir adam ne kadar saygıdeğerse o kadar çok sırrı vardır.

Bir insan kendi kendine de olsa, gerçeği bütün çıplaklığıyla görmekten korkmayıp, dürüst davranabilir mi? 



FYODOR DOSTOYEVSKI



8 Ekim 2014 Çarşamba

BABALAR VE OĞULLAR

Prenses anlaşılan Kirsanov'u tutkuyla sevmemişti. Ateş son kes alevlenerek sonsuza dek söndü.

Gerçekten dünyada, kucağında sağlıklı bir bebekle genç ve güzel bir anneden daha çekici ne var ki?

Kendi değerlerini bilmeden, kendine saygı duymadan -aristokrasizmde bu duygular gelişmiştir- toplum yapısında sağlam temel sağlanamaz. Şahsiyet, bu önemli; insanlığın şahsiyeti kaya gibi sağlam olmalı, çünkü herşey onun üzerine kuruluyor.

Nikolay Petroviç hayal etmeyi severdi, köy hayatı bu özelliğini geliştirmişti.Çok mu geçmişti, aynı şekilde oğlunu beklerken, hayallere dalıyordu, ama o zaman bile değişiklik vardı, daha o zaman ilişkileri belirlenmişti...ve nasıl! Yine rahmetli eşi geldi gözünün önüne, ama yıllarca onu iyi bir ev hanımı gibi değil, ice belli, masum bakışlı ve boynunun üstünde çocukça bağlanmış örgülü genç kız olarak gördü. Onu ilk defa gördüğü gibi hatırladı. O zaman daha talebeydi.Yaşadığı evin merdiveninde ona rastladı ve istemeden onu iterek,geri döndü, özür dilemek istedi ve sadece ''Özür dilerim beyfendi'' diye mırıldanabildi. Genç kız alayla gülümsedi,ve sanki birden ürküp kaçtı ve merdivenin dönüşünde hızlıca baktı, ciddi bi ifade takındı ve kızardı. Sonra ilk çekingen buluşmalar,yarım sözler, yarım gülüşler, şaşkınlık, hüzün, hamle ve nihayet nefes kesen sevinç... Nereye gitti bütün bunlar? Genç kız eşi oldu, bu dünyada her zaman olduğu gibi çok az mutlu oldu... ''Ancak'' diye düşünüyordu, ''o ilk tatlı anlar, neden sonsuz, ölümsüz hayatla birlikte yaşamıyorlar?'' Kendi düşüncesini anlamaya çalışmıyordu, ama güzel zamanı hatıralardan daha güçlü bir şeyle tutmak istediğini hissediyordu;yeniden Mari'sinin yakınlığını, bedeninin sıcaklığını, nefesini hissetmek istiyordu.

Sadece aptallar ve fazla akıllılar zaman kaybeder.

Sevemeyen bütün kadınlar gibi bir şey istiyordu ve ne istediğini kendi de bilmiyordu.

Zaman (bilinen bir şey) bazen kuş gibi uçuyor, bazen solucan gibi sürünüyor; ama insanın en iyi zamanı onun nasıl geçtiğini anlamaması, hızlı mı yavaş mı.

Bir kadın hoşuna mı gidiyor, bir sonuç almaya çalış; olmadı mı, peki, gerek yok, kafanı çevir, dünyada tek değil ya.''

Hatıralar çok, ama hatırlanacak şey yok ve önümde uzun bir yol, ama amacım yok...

-
-''Söyleyin neden biz, mesela mesela müzik dinlemekten, güzel bir akşamdan, sempatik insanlarla sohbet etmekten zevk alırken, neden bunları sadece bir yerlerde var olan sonsuz mutluluğun bir iması olduğunu sanıyoruz, ama elimizde olan gerçek mutluluk değil? Neden bu?'' 
-''Atasözünü bilir misiniz: 'Bizim olmadığımız yerler daha güzel.'' dedi Bazarov.

İnsan içinde 'neler olduğunu' her zaman yüksek sesle söyleyebilir mi?

Çok bilirsen çabuk yaşlanırsın.

Herkes karnını doyurmak için kendi elleriyle çalışmalı, başkalarına niye güvenesin?

''Bak'' dedi birden Arkadi. ''Kuru kayısı ağacının yaprağı koptu ve yere düşüyor; hareketleri kelebeğinkiyle aynı. Tuhaf değil mi? En hüzünlüsü ve cansızı, en neşelisine ve canlıya benziyor.

Arina Vlasyevna; ''Ne yapalım Vaysa! Evlat kesilmiş bir parçadır. Obir şahin gibi, istedi geldi, istedi gitti; Biz ise yuvada güvercin gibi, yanyana oturuyor ve yerimizden kıpırdamıyoruz. Sadece ben senin için, sen benim için sonsuza kadar değişmez kalırız.''

Her biri karşı tarafın kendini anladığını kavrıyordu. Dostlar için bunu bilmek hoş birşey, ama düşmanlar için çok kötü. Özellikle ne konuşabiliyorlar ne de birbirinden uzaklaşabiliyorlarsa.

Düşünün, sevmek ve karşılık görmemek ne felaket şeydir!

Bazen insan kendini tepesinden tutup, topraktan turp çeker gibi çekmeli.

''Aşk yapmacık bir duygu mu?''

Eski birşey ölüm, ama herkes için yeni birşey.

''Elveda!'' dedi Bazarov ve devam etti: ''Uzun yaşayın, bu en iyisi ve zaman varken kullanın onu. Bakın ne iğrenç bir görüntü: Ezilmiş solucan, ama hala kıpırdıyor. Bende düşündüm çok iş yapacağım, ölmeyeceğim! Amacım var, ben bir devim! Şimdi ise bu devin amacı, nasıl iyi bir şekilde ölsem. Aslında bunu düşünen yok... Olsun, yinede kuyruğumu sallamayacağım.''

Dualar boşuna mı? Yoksa sevgi, kutsal, sadık sevgi herşeye kadir değil mi? Oo hayır! Ne kadar tutkulu, günahkar, isyankar bir kalp mezarda kaybolsa da, üstünde büyüyen çiçekler size masum bakıyor; sadece sonsuz sukunetten konuşmuyorlar, 'kayıtsız' doğanın sukunetinden, sonsuz kabullenme ve sonsuz hayattan söz ediyorlar...





İVAN TURGENYEV

2 Ekim 2014 Perşembe

MEKSİKALI

Bahse tutuşan seyircinin parası nerede yatıyorsa, gönlü de orada yatardı.

Ah havadar bir odada, her gece kar gibi çarşaflar serili bir yatağın sizleri beklediği sevgili, çıtkırıldım, etli insanlar...başınızdan geçmemişse, Londra sokaklarında sabahlamanın ne çirkin birşey olduğunu nasıl anlatabilirim sizlere? İnanın bana, başınızı sokacak bir yer bulamadan, o sokaklarda bir kez olsun sürtmek zorunda kalsanız, doğu yönünde tan yerinin ağardığını belirten o solgun ışığı görünceye dek binlerce yüzyılın geçtiğini sanır, soğuktan tir tir titrayip hıçkıra hıçkıra ağlarken vücudunuzda her bir kanın sızım sızım sızladığını duyar, böylesi bir acıya nasıl katlanabildiğinize, nasıl olup hala yaşayabildiğinize siz kendiniz bile şaşarsınız.

Kadınlı erkekli otuz beş bin  evsiz barksız insan var Londra kentinde. Ama lütfen, sakın ha yatağa girdiğiniz zaman aklınıza getirmeyin bunu; eğer olmak zorunda olduğunuz kadar yufka yürekli bir kimseyseniz, rahat yatağınızda her zmaanki gibi mışıl mışıl uyuyamayabilirsiniz. Altmışlık, yetmişlik, seksenlik insanlar vardır, yaşlı başlı insanlar; kötü beslenmişlerdir, bir deri bir kemiktirler; onlar günün doğuşunu dinlenmiş ve capcanlı olarak selamlayamazlar; gece tüm acımasızlığıyla üzerlerine yeniden çökünceye dek, ekmek kabukları ardında gün boyunca çılgınca koşacaklardır ve beş gün beş gece sürecektir bu çile...

İki adam konuşuyordu. Deli filan değildiler sadece yaşlıydılar. Yedikleri çer çöp yüzüden bağırsakları iğrenç kokular salan bu iki adam, kanlı bir devrimden söz ediyordu. Anarşistlerin, fanatiklerin, delilerinkine benziyordu konuşmaları. Kim kınayabilir , kim sorumlu tutabilirdi onları? Oysa ben üç öğün yemek yemiştim o gün; istersem yan gelip yatabileceğim bir yatağım vardı; oraya uzanır, şeylerin başkalaşımı, gelişimi ve evrimi konusunda, toplumsal felsefem konusunda kafa patlatabilirdim. Uzun lafın kısası, ya onlarla birlikte abuk subuk laflar edecek yada çenemi tutacaktım. Zavallı budalalar! Bilmiyorlardı ki devrimleri yaratanlar onların hamurundan değildir ve onlar kısa bir süre sonra ölüp gittiklerinde, Poplar Düşkünler Yurdu'na  gitmek üzere Mile and Road boyunca yürüyen ve balgamlı, sümüklü kaldırımlardaki süprüntüleri gövdeye indiren başka zavallılarda kanlı devrimlerden gem vuracaklardı.

İyilik yaparken ayrım gözetmek ahlaksızlıktır der profesyonel insanseverler.



JACK LONDON

VAHŞETİN ÇAĞRISI

Bir kere düştün mü, sonun geldi demektir. İşte bu yüzden asla düşmemeliydi.

Zevk aldığı için değil, fakat midesinden gelen gürültüler için çalıyordu. Hırsızlığı açıkça değil, sopa ve diş kanununa duyduğu saygıdan yapıyordu. Kısaca yaptığı şeyleri yapamadığı şeylerden daha kolay olduğu için yapıyordu.

Yaşamın doğruluğunu belirleyen ve bunun da üzerinde yaşamın daha da yükselmeyeceği bir kendinden geçiş vardı. Bu kendinden geçiş, kişinin en canlı olduğu anda gelir ama beraberinde canlı olduğu unutkanlığını da getirir.


Orta yol diye birşey yoktu. Ya efendi olacaktı yada yönetilecekti, merhamet göstermek ise zayıflıktı. İlkel yaşamda acımak diye birşey yoktu. Acıma duygusu korku diye yanlış anlaşılıyor, böyle bir yanlış anlaşılma da ölüm demek oluyordu. Öl ya da öldür, yen yada yenil, kanun buydu ve o, zamanın derinliklerinden gelen bu kanuna uyum sağlıyordu.

Bitmez tükenmez saatler boyunca örümceği ağında, yılanı kıvrımlar içinde, panteri pusuda tutan vahşetin bir sabrı vardır; yaşamın kendisi kadar direngen, yorulmaz ve üsteleyici bir sabırdır bu.

Bütün gün Buck havuzun çevresinde döndü ve huzursuzca dolaştı. Hareketin durması, tanıdığı calıların yaşamlarında gitmeleri olarak tanıyordu. Thornton'un öldüğünü biliyordu. Açlığa benzer büyük bir boşluk vardı içinde ama bu yiyeceğin doldurabileceği bir boşluk değildi.



JACK LONDON


10 Aralık 2013 Salı

İNSANCIKLAR

   Mum aldım, kağıt hazırladım, kalemi yontarken, birdenbire gözlerimi kaldırıverdim. Kalbim o anda küt küt atmaya başladı. Demek benim şu zavallı kalbimin isteğini anladınız. Baktım, penceredeki perdenin ucu, geçenlerde ayarladığım şekilde kıvrılmış, kına çiçeği saksısına iliştirilmişti. Pencereden yüzünüzün gelip geçtiğini görür gibi oldum. Siz de odanızdan bana bakıp, beni düşünüyormuşsunuz gibi geldi. Sevimli yüzünüzü iyice seçemediğime nasıl üzüldüğümü bilseniz!

Şu anda hayalimde birdenbire tebessümünüz parladı meleğim;içten, iyilik dolu tebessümünüz... İçimde, tıpkı sizi öptüğüm zamanki gibi bir his uyandı. Varenka, sizi öpüşümü hatırlar mısınız meleğim? Hatta bilmem belki de bana öyle geldi, pencerenizden beni tehdit eder gibi parmak salladınız... Öyle mi yaramaz? Mektubunuzda hepsini bir bir yazmayı ihmal etmeyin, emi?

Hayallerim hep size aitti Varenka: Sizi, insan gönlünü hoş etmek, tabiatı süslemek için yaratılmış gök kuşlarına benzettim.

Ah Varenka. Varenka!.. Kendinizi asla kedere kaptırmayın. Gözyaşının hiç bir faydası yok, bunu kendimde denedim.

Ne olacağım ben? Kader bana neler hazırlıyor? yarını kestirememek, gelecek hakkında en ufak bir düşünceye sahip olamamak pek acı. Geriye bakmaya korkuyorum. Arkada kalanları hatırlamak bile kalbimi kederden parçalıyor.

Biz ihtiyarlar, yani yaşlı insanlar eşyalarımıza sevdiklerimiz kadar bağlı oluyoruz.

Duvarlar.. Anlatmaya değmez ya bas bayağı duvardı. Mesele duvarlarda değil, hatıralar, geçmişe ait hatıralar canımı sıkıyor. Hem de işin tuhafı bunlar çok tatlı hatırlar olduğu halde üzülüyorum. O zamanlar kötü gözüken, insanı kızdıran olaylar bile hatıra olunca bütün kötülüğünü kaybediyor, hayalde cazibe kazanıyor.

Çocukların düşünceli halini hiç sevmem Varenka, insana keder verir.

Edebiyat bir resime, daha doğrusu hem resime, hemde aynaya benziyor.

Yaşın gidip, aklın yerinde sayması ne kötü şey.

Daima kendini sıkmak, içini gizlemek insana ağır gelir.

Size bütün kalbimle bağlıyım; candan, içten seviyorum. Ne çare ki kör talihim bana sadece sevebilen, sevgiden anlayan bir kalp vermiş o kadar.

Bilir misiniz; insan, bazen yaşıyor da burnunun dibinde, bütün hayatının kitaba aktarıverildiğinin farkında olmuyor.

Her insanın Tanrı tarafından çizilmiş bir yolu vardır.

Ah dostum! Felaket bulaşıcı bir hastalıktır. Bahtsız fakir insanlar hastalıklarını bulaştırmamak için birbirlerinden kaçınmalıdır.

Şimdi yalnız kafanız konuşuyor. Kalbinizin bambaşka düşüncelerle dolu olduğuna eminim.

Çok düştüm.. En kötüsü de kendi gözümden düştüm. Ne yapalım, besbelli alnımın yazısı buymuş. Kaderden kaçılmaz bunu siz de bilirsiniz.

Başkalarıyla bu kadar derinden ilgilenmek, herkese bu derece acımak, dünyanın en şanssız adamı olmak için yeterlidir.

Nasıl değiştiklerini görüyorsunuz ya anacığım. Ayaklarını sildikleri çaput kadar değerim kalmadı. Beni asıl bu mahvediyor Varenka! Para değil, bütün bu hayat dertleri...

İnsan kendine karşı saygısını, erdem ve onurunu kaybetti mi her şey bitti demektir.Bundan sonra alabildiğine sessizlik başlar.

Hiç bir iyilik mükafatsız kalmaz.İlahi adalet er geç her erdemi taçlandırır.



FYODOR DOSTOYEVSKI


26 Ekim 2013 Cumartesi

KIRMIZI VE SİYAH

Bağımsız kontlukta insan arazisi üzerine ne kadar taş yığarsa, vatandaşların gözünde o kadar çok yükselir.

Hiç kuşku yok ki manevi asalet ve her türlü kötülükten masum olma hali, gençliği uzatan hususlardır. Güzel kadınların bir çoğunda öncelikle yüz yaşlanır.

Aşk eşitlik doğurur ama onu bulmaya çalışmaz.

Hasret insanın alışık olduğu bir durum olur da birden bire ortadan kalkarsa, bu boşluğu dolduracak olan anılar henüz yeterli olgunluğa sahip değillerdir.

O zamanlar Bayan de Renal'in tek bir korkusu vardı: Julian'ın onu yeterince sevmeyeceği korkusu. şimdiyse, mutluluğun tadı, bir suçun tadıydı.

Julian aynı cevabı her defasında farklı bir şekilde veriyordu. Daha fazla kelimeyle daha az şey ifade edebilen bir Machiavalli var olamazdı.

Yüksek sosyetenin görgü kurallarına daha şimdiden sahip olsa da, kalplerini henüz edinmemişti.

''Bak!'' diye bağırdı Julian'a kendi vicdanının sesi. ''İşte bu pis mutluluğa ulaşmak için çabalıyorsun! Sadece bu heriflere ve onların dünya görüşüne boyun eğdiğin takdirde söz konusu mutluluğu elde edeceksin. O zaman muhtemelen 2000 Frank maaş aldığın bir konum geçirirsin eline. Ama karnını doyururken, zavallı bir mahkuma şarkı söylemeyi yasaklamasını da becermelisin. Onun mütevati yemeğinden tasarruf ettiğin parayla yemek davetleri verirsin. Ve sen ziyafet çekerken o her zamankinden daha fazla acı çeker...''

O zamanlar savaşın tehlikeleri göze alınarak ilerlenirdi. Bugün ise bahtsızların nasıl boyunduruk altına alındığına sessiz ve ödlekçe şahit olunarak!''

Yüksek dağlara çıkan seyyah, rahat bir mola verdiğinde mutluluk hisseder tabii. Ama sonsuza kadar orada kalacak olsa, ölümüne kederli olur.

Modern evliliğin tuhaf yan ürünleri vardır. Eğer evlilikten önce aşk mevcut ise, evlilik denen birlikteliğin sıkıcılığı içinde solar gider. Özellikle de çalışmak zorunda kalmayacak kadar zengin eşlerde, dingin evlilik mutluluğuna yönelik temel nitelikli bir antipati oluşur. Sevda ve aşkların içine balıklama dalmaktansa bunların yanından geçip gidenler, sadece hayal gücünden yoksun olan kadınlardır.

Gülen yüzlere alışıksınız. Ama bunlar yalanın meskeleridir. Gerçek ciddidir dostum.

Dünya çocuklarının kendini beğenmiş şerefi, insanı onca günaha ve hatta sık sık suçlara yöneltir.

Kadının pişmanlığı aşkı kadar büyüktü.

Adil fakat katı tanrı, anneleriniz hatalarını artık onlardan soramaz.

Julian tuhaf bir hisse kapıldı. Birisi farkına varmadan en kutsal varlıklarına dokunduğunda, ateşli ruhlar böyle hisseder işte.

Dünyada olmak gerçek düşmanlarla çevrili olmak anlamına gelmektedir.

''Hayatım boyunca hangi işle uğraşacağım?'' diye soruyordu kendine. ''Dindarlara cennette yer satacağım. Peki bu yerlerin gerçekte var olduğundan nasıl emin olacağım? Bunu yapmanın tek yolu, insanın dış görünüşünün farklı bir biçime sokmasıdır heralde.''

Daha yukarıya tırmanmaya çalışmamak, ona ölmekle eşdeğer görünüyordu.

''Eğer fırtına varken uykuya dalarsam, sele kapılmayı hakederim.''

Adamın değeri neyse makamının da değeri odur.

Güzel bir yol daima güzel kalır. Etrafında dikenli çalılıklar olsa bile. Edepli yolcu yolunda ilerler ve kötü dikenleri dikkate almaz.

İnsanlar ekmeklerini elde eder etmez,kibirlerinin esiri oluyorlar.

Bayan de Renal Julian'ın kollarına attı kendi kendini. ''Ah! Böyle ölmek..''

''Korkuyorsun'' dedi kadın. ''Dünyanın bütün tehlikelerine karşı çıkarım ve gözümü dahi kırpmam. Korktuğum tek şey var: Sen gittiğinde tekrar yalnız kalacak olduğum o andan korkuyorum.''

''Kollarında ölmek istiyorum. Hayatta olduğumdan daha mutlu olarak..''

Kuşku her zaman kesinlikten daha iyidir.

''Aşağılık niyetlerden ve iki yüzlülükten oluşan bu şeytan köşesinden kurtulduğumda, mutlu olacağım.''

Başkalarını hakir gören bir insana cevap vermemek daha iyidir.

Abartılı iltifatlarda başka bir şey söylememeniz gerekecek. Aptal biri bunu gerçeğin ta kendisi sanır.

Hiç bir zaman 'kader' demeyiniz. Her zaman 'kısmet' deyiniz.

Dünya her şeye alışır!

''Neden altı hafta önce sahip olduğum kanaate bugünde sahip olayım ki? O zaman kendi kanaatimin kölesi olurum.''

Herkesin fikrini dinlediği için, hiç bir zaman bir işi gerçekleştirme cesaretine sahip olamıyordu.

Yeni olduğun sürece gözdesindir.

''İnsan kalbini güzel bir çoban köpeğine de bağlar.''

''Hakedilmeden sahip olunan bazı unvanlar vardır.''

''İdam hükmü, henüz hiç kimsenin aday olmadığı tek şeydir.''

''Ne kadar güzel bir balo!'' dedi Konta. ''Hiçbir şey eksik değil.''
''Eksik! Düşünce eksik.'' diye yanıtladı Kont.

''O zamanlar herkes düşlediği dava uğrunda savaşıyordu. Kendi tarafının zaferini sağlamak için mücadele ediyordu; madalyalar kapmak için değil.''

Bir amaca yönelik olan iki yüzlülük hiç bir zaman kendini ele vermemelidir.

Esnemeye yol açan bir aşk nasıl bir aşktır? 

Hayat denen bu bencillik çölünde herkes kendinden sorumludur.

Hayali aşk hiç kuşkusuz gerçek aşktan daha zengindir.

Mutsuzluğun en derin uçurumlarına yuvarlanmış olan bir insan, en son sığınak olarak sadece cesarete sahip olur.

Sevgisizliğe karşı hiç bir savunma işe yaramaz.

''İnsan bir budalalık yaptığında savaşa daima yüreğini sürer, beynini değil.''

''Bir ulus aynı yöntemlerle ikinci bir kez aldatılamaz.''

Asık bir surat kibarlığa aykırıdır. İnsan canı sıkılıyormuş gibi görünmelidir. Yüzümüz üzüntülü olduğunda, bir eksiğimizin olduğunu, herhangi bir başarısızlığa uğradığımızı dışa vurmuş oluruz. Yani dibe vurduğumuzu dışa vurmuş oluruz. Oysa canı sıkılan biri gibi görünseniz, bizzat sizi kazanmak için boş yere uğraşan, diğerleri dibe vurmuş olur.

Daima rakibinizin beklentisinin tersini yapın.

''Kelebeğin kanatları lambadan yanar.''

Güzel bir aşk eserini okumak, en soğuk kadın için bile enfes bir haz, bir tür kendine geliştir.

Uyanma hadisesi onun için eziyet dolu bir andı daima. Zira aynı zamanda derdi de uyanıyordu.

''Kibir en yüce erdem mabetlerine bile sızar.''

''Kendinize zaman tanıyın!''

''Ölümü yakınında bulunmak insanı kayıtsızlaştırır.''

''Tutku, hayatın en büyük azabıdır. Ama sadece yüce gönüllere musallat olur.''

İnsanlar başka bir insanın canını alma hakkına sahip olamazlar.

Danton idam edildiği gün şöyle demiş: ''Komik! 'kafa kesmek' şeklindeki zaman ifadesini çekimi yapılamıyor. İnsan şöyle diyebiliyor; ''Benim kafam kesilecek! Senin kafan kesilecek! Ama şöyle diyemiyor; ''benim kafam kesildi!''

Hayatın her alanında olduğu gibi: sadec, mütevazi, lütufkar olan şey, güzel bir aldatmaca nedeniyle terk edilir.

-Ladislas: Ruhum hazır!
-Kral: Sehpa da öyle! yatır başını üzerine!

İnsan herşeyi öğrenebiliyor. Bilgi, kıvraklık.. Ama cesaret asla.

''Güçlü ruh sıradan ruhlara egemendir.''

''Ve hayatını elinden almak istediğim insan, ölümümden dolayı gözyaşı döken yegane insan olacak.''

''Peki ya La Mole?'' diye sordu Bayan de Renal. ''Görünüş aldatıyor.'' diye yanıtladı Julian. ''O benim karımdı ama sevgilim değil.''

''Bir mahpusun en büyük felaketi kimseyi geri çevirememesidir.''

''Gerçekten de hiç bir insan başka bir insana güvenmemelidir.''

Avcını biri ormanda bir hayvan vurur. Av yere düşer. Bu arada çizmesiyle bir karınca yuvasına çarpar. Yuva tahrip olur ve karıncalarla yumurtaları dağılır. Karıncalar arasındaki filozoflar, bu devasa, siyah renkli ve korkunç şeyin ne tür bir şey olduğunu hiç bilmeyeceklerdir.

Bir günlük ömrü olan bir sinek, yazın ortasında bir sabah yumurtasından çıkar ve akşam güneş batarken ölür. Gece denen şeyin ne olduğunu nasıl anlayabilir. Beş saat daha yaşamasını sağlayın ve gecenin ne olduğunu hem yaşar hemde idrak eder.



STENDHAL