4 Nisan 2015 Cumartesi

SUÇ VE CEZA (2. BÖLÜM)

Bir kişi ne kadar kurnaz ise, saçma sapan bir şey yüzünden yanılgıya düşebileceğine de o denli az ölçüde kuşku duyar. en kurnaz adamı en önemsiz bir şeyle tuzağa düşürmek gerekiyor.

Biz sonsuzluğu her zaman, anlaşılması güç çok ama çok büyük bir şey gibi tasavvur ederiz! Ama niye illa da çok büyük olsun ki? Belki de tam tersidir. İster misiniz, orası küçücük bir oda, bir köy hamamı gibi isli paslı bir yer olsun, köşelerinden salkım salkım örümcekler aksın? Al sana sonsuzluk! Kimi kez sonsuzluğun böyle olabileceğini tasavvur ediyorum.

Ona dayanma gücü veren neydi? Olasılıkla ahlaksızlık değildi? Görünüşe göre, bütün bu pislik mekanik bir biçimde yalnızca bedenine değip geçmişti; gerçek ahlaksızlığın bir damlası bile onun ruhuna yüreğine ulaşamamıştı..

İnsanın her şeyden önce özgürlüğe ve iktidara gereksinimi vardır.

Biliyor musunuz, sanırım bütün sorgu yargıçlarınca uygulanan bir hukuk kuralı, hukuki yöntem vardır? Buna göre, sorgu yargıçları ilk önce, dolambaçlı yollardan, eften püften konularla yada ciddi ama asıl dava ile ilgisi olmayan kimi sözlerle işe başlarlar. Amaç; deyim yerindeyse sanığı cesaretlendirmek yada belki dikkatini dağıtıp kuşkusunu uyutmak sonra birden, hiç beklemediği anda en tehlikeli ve korkunç soruyu bir çekiç gibi tam tepesine indirmektir. Öyle değil mi? Sanırım bu yöntem bütün çalışmalarınız da bugün bile dini bir bağlılıkla uygulanıyor.

İnsan doğası bir aynadır, hemde aynaların en saydamı! Karşısına geç ve hayranlıkla seyret!

Andrey Semyonoviç, oda haline gelmiş, yaygın kabul görmüş düşünce akımlarına posta pulu gibi yapışıp hemen onu kirleten, karikatürize eden çok sayıdaki bayağı ve sığ insanlardan biriydi.

Hem geleceğin toplumunda kavga dövüşün yeri yoktur.

Şu koşullarda doğal sayılmayan yarın bütünüyle doğal görülebilir... Her şey insanın, içinde bulunduğu koşullara bağlıdır. Koşullar her şeyi belirler. İnsan ise bir şey hiçtir.

İnsanlığa yararlı olan her şey soyludur.

Belki de, günlük yaşantımızda herkesin ve hepimizin uygulamaya zorunlu olduğumuz kimi toplumsal gelenekler ve törenlerde birçok yoksul insanın yalnızca ''başkalarından geri kalmamak'' ve o başkaları tarafından ''ayıplanmamak'' düşüncesiyle son gücünü harcayarak biriktirdikleri son kopeykalarını harcamaya iten o ''yoksullara'' özgü gurur, hepsinden de çok etkili olmuştur.
-
Sonya acıyla; ''Onun yada bunun yaşamasına karar verme hakkını bana kim verir?''

Raskolnikov genç kıza neredeyse umutla bakarak sordu:
''Demek ki beni bırakmayacaksın Sonya?''
Sonya bağırdı:
-''Hayır, hayır! Hiçbir zaman, hiçbir yerde! Hep ardından geleceğim... Senin ardından her yere geleceğim! Aman Tanrım! Oh, ne kadar mutsuzum! Neden, neden seni daha önce tanımadım? Neden bana daha önce gelmedin? Ah, Tanrım!''

Herkesin akıllı olmasını beklemeye kalkarsam bu hiçbir zaman olmayacak, insanlar değişmeyecek...Ve hiç kimse onları değiştiremeyecek...

İktidar ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. Burada bir tek önemli olgu var: O da cesaret etmek! Yalnızca cesaret!

O zaman öğrenmek istediğim şey başkaydı; kolumu yöneten başka bir şey vardı: Bende herkes gibi bir bit miydim, yoksa insan mıydım? Bunu bir an önce öğrenmeliydim. Önüme çıkan engeli aşabilir miydim, aşamaz mıydım? Sınırı aşabilir miydim, yoksa aşamaz mıydım? Tir tir titreyen bir hayvan mıydım, yoksa ''hak sahibi'' bir insan mıydım?

Kimi kez, haydutların eline düşen bir adamda tıpkı böyle yarım saat boyunca ölüm korkusuyla tir tir titrer. Ama artık bıçak gırtlağına dayanınca korkusu geçer.

İş zamanda değil, sizin kendi içinizdedir. Siz bir güneş olun, herkes sizi görür. Çünkü güneş her şeyden önce güneş olmalıdır.

İnsan kesinlikle ölçüyü kaçırmak zorunda. Çünkü birincisi; birisi için ölçü dışı sayılan bir şey, başkasına doğal görülebilir; ikincisi her şeyde ölçülü olursak, gerçi çirkin bir hesaplama, o zaman bize ne yapmak kalır? Bu olmazsa, insanın beynine kurşun sıkması işten bile değil.

Seven bir kadının ne kadar çılgın ve kör olabileceğini tasavvur edebilir misiniz?

Bir genç kızın yüreğinde bu türden bir acıma duygusu uyandığında kendisi için tehlike çanları çalmaya başlamıştır. Çünkü bu durumlarda kesinlikle ''kurtarmak'' yola getirmek, diriltmek, soylu ilkelere yönlendirmek çabaları baş göstermeye başlar.

Birisiyle yeni tanıştığımızda daha düşüncesiz ve dikkatsiz davranmaktan, ağzımızdan sürekli bir şeyler kaçırmaktan kendimizi alamayız.

Dünyada açık yüreklilikten daha güç, övmekten daha kolay bir şey yoktur. Açık yürekliliğe karşı en küçük bir kuşku yaratma belirtisi doğduğu anda onun bütün varlığı dağılır ve sonucu rezalet olur. Oysa övmenin her yanı kuşkulu olsa yine de hoş görülür ve zevkle dinlenir.

Bir insan tutkudan kudurursa işini aptallıklara dökebilir.

Başarısızlığa ulaşan her şey aptalca görünür. 

Ona öyle geliyordu ki, hapishanedeki insanlar ötekilere kıyasla yaşamı daha çok seviyor, ona daha çok değer veriyorlardı.

konuşmak istediler ama sesleri yetmedi. Gözlerinde yaşlar oturmuştu. İkisi de solgun ve bitkindi. Ama bu sayrı ve solgun yüzlerde artık yepyeni bir geleceğin şafağı, yeni bir yaşamın yeniden dirilişi okunuyordu. Onlar, aşkın sayesinde yeniden doğmuşlardı. Birisinin yüreğinde diğerinin yüreği için sınırsız bir yaşam kaynağına dönüşmüştü.




FYODOR DOSTOYEVSKI




27 Mart 2015 Cuma

SUÇ VE CEZA (1.BÖLÜM)

Her şey insanın elindedir, insan salt korkaklık yüzünden ne fırsatlar kaçırıyor. İlginçtir, insanlar acaba en çok neden korkarlar? Atacakları yeni bir adımdan, söyleyecekleri yeni bir sözden korkarlar...

Kimi kez öyle karşılaşmalar olur ki, hiç tanımadığınız kimseye bile daha konuşmadan, ilk bakışta ansızın yoğun bir ilgi duyabilirsiniz.

Yoksulluk ayıp değil; bu bir gerçek. Sarhoşluğun da bir erdem olmadığını iyi bilirim. Ama sefalet, saygıdeğer bayım, sefalet ayıptır.

Her insanın en azından gidebileceği bir yeri olması gerek mi? Çünkü öyle anlar oluyor ki, kesinlikle bir yerlere gitmek gerekiyor.

Bize gelince, bize yalnızca ''O'' acıyabilir, yargılayabilir..Herkese acıyan, her şeyi ve herkesi anlayan acıyabilir. Yalnızca O acıyabilir...

İnsan denilen şu yaratık nelere alışmıyor ki?

Ya ben yanılıyorsam, ya insanoğlu gerçekte aşağılık değilse? Başka bir deyişle bütün insan soyu aşağılık değilse? Bu durumda, geri kalan her şey önyargı, yersiz korkular. Ve hiçbir sınır yok Olması gereken de bu!

Herhangi bir adamı, iyice tanımak içim ona karşı sabırlı ve dikkatli olmak gerekir; yoksa sonradan düzeltilmesi çok güç olan kimi yanlışlıklara düşebilir, yersiz önyargılara düşebilirsin.

Söz ile eylem aynı şey değildir.

Yine eskisi gibi dua ediyor musun; kurtarıcımıza, bizi yaratana sığınıyor musun? Yeni moda olan şu dinsizliğin senin de ruhuna girmiş olmasından korkuyorum.

Schiller'in romantik ruhlu, iyi yürekli insan tipleri de hep böyledir; inanmak istedikleri kişiyi son ana kadar tavus kuşu tüyleriyle süslerler; son dakikaya kadar iyi şeyler olmasını beklerler ve kötülüğü akıllarından bile geçirmeyi reddederler.. Madalyonun diğer yüzünde olanları sezinleseler bile asla bunu önceden ve doğrudan dile getirmezler. Kötü olasılığı düşünmek bile onların ödünü koparır. Tavuskuşu tüyleriyle süsledikleri adam, bizzat gelip de onların yakasına yapışana kadar gerçek karşısında iki elleriyle yüzlerini kapatırlar.

Bir insanın artık gidebileceği bir yeri olmamasının ne olduğunu biliyor musunuz? Her insanın hiç olmazsa gidebileceği bir yeri olması gerekmez mi?

Tamamen kendinden geçip her şeyi unutmayı, sonra da uyanıp her şeye, her şeye yeniden başlamayı istedi.

Bir yaşama karşılık, ahlaki çöküntüden, yozlaşmadan kurtarılmış binlerce yaşam.. Bir ölüme karşılık binlerce yaşam.. Hem toplumsal denge açısından şu veremli,aptal,kin dolu kocakarının yaşamının ne değeri olur?

Raskolnilov'a göre, bu, bilincin bulanıklaşması ve iradenin güçsüzleşmesi durumu tıpkı bir hastalık gibi insanı yakalar, yavaş yavaş gelişerek suçun işlenmesinden hemen önce doruk noktasına ulaşır. Bu hastalık, suç işlenirken ve de bir süre sonra -süre kişiye göre değişebilir- aynı biçimde varlığını sürdürür. Daha sonra da her hastalık gibi geçer. Ancak şu sorunun :''suçun kendisini doğuran hastalık mıdır, yoksa suçun değişik yapısı gereği gerçekleşmesi adına her zaman bir de hastalığın kendisine eşlik etmesine mi gerek duyuyor?'' yanıtını, henüz bulacak durumda değildi.

Bütün büyükşehirlerde, insanlar yalnızca zorunlu kaldıkları için değil, kimi kez kendi istekleriyle nasıl oluyor da parksız, fıskiyesiz, çamurlu, pis kokulu semtlerinde oturmayı seçebiliyorlar.

Onurlu ve duyarlı insanlar dürüstçe kendilerini anlatırken işadamları kulak kesilir ve sonra da bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanırlar.

Her yönüyle incelemeye kalkarsan dünyada kaç tane iyi insan kalır?

İnsana, insan olarak saygı göstermediğiniz gibi kendi kendinizi tüketiyorsunuz!

Yalan söylemeleri değil, yalanı her zaman bağışlayabilirsin... Yalan iyi bir şeydir, çünkü yalan insanı gerçeğe götürür.

Bir taşla iki tavşana nişan alırsan hiçbirini vuramazsın.

Eğer yüksek bir yerde, bir kayanın üzerinde yalnızca iki ayağını koyacak kadar daracık bir yer kalması gerekse bile, dört bir yanı okyanuslara giden uçurumlarla, karanlıklarla, sonsuz yalnızlık, bitmez tükenmez fırtınalar sürse de; o küçücük yerde ömrü boyunca, binlerce yıl,kıyamete kadar ayakta dursa bile yine yaşamın böylesi bile ölmekten iyidir. Yeter ki yaşasın, yaşasın, yaşasın! Her nasıl olursa olsun yeter ki yaşasın!... Ne yaman bir gerçek! İnsan alçaktır!

En yakınlarının beklenmedik felaketi karşısında bile insanlarda görülen garip bir sevinç duygusu vardı. En içten acıma, acısını paylaşma duygusunu taşısalar bile, hiç istisnasız her insan bu sevince kapılmaktan kendini alamaz...

Bir insanın yalan söylemeye başladığında ta nerelere kadar gelebileceğini tasavvur bile edemezsin.

Pulheria Alexandrovna kırk üç yaşında olmasına karşın, yüzü hala eski güzelliğinin izlerini taşıyordu.Sonra, ruhsal berraklığını, izlenimlerinin tazeliğini ve yüreğinin katıksız ateşini ömrü boyunca korumayı başarmış bütün kadınlar gibi yaşından çok daha genç gösteriyordu. Burada parantez içinde şunu söylemeliyiz ki bütün bu saydıklarımızı koruyabilmek yaşlılıkta bile güzel kalabilmenin biricik çaresidir.

Öyle bir sınıra gelirsin ki, onu aşamazsan mutsuz olursun; aşarsan da belki daha da mutsuz olursun!

Akıllıca davranabilmek için yalnızca akıl yetmez.

Kilitleyecek şeyleri olmayan insanlar daha mutludur, öyle değil mi?

Suç, anormal toplumsal düzene başkaldırıdır.

En eskilerden başlayarak Likürg'le, Solon'la, Muhammed'le, Napolyon'la süregelen, insanlığın bütün önderleri ve yasa yapıcıları en azından yeni bir yasa otururken, toplumun kutsal saydığı, babadan kalma eski yasaları çiğnedikleri için hiç istisnasız hepsi birer suçlu idiler. Doğal olarak bunlar kendilerine yardımı dokunduğu sürece kan dökmekten (hemde kimi zaman yasalara bağlı kalmaktan başka hiçbir suçu olmayan, tamamen masum kişilerin kanını dökmekten) hiç çekinmemişlerdir. Üstelik buradaki olağan dışı durum, bu iyilik sever kişilerin, bu insanların önderliğinden çoğunun özellikle birer kan dökücü olmalarıdır. Kısacası ben buradan şu sonucu çıkarıyorum: yalnızca büyük önderler değil, toplum içinde biraz olsun sivrilebilenler, diğer bir deyişle en küçük bir yenilik yaratma yeteneğini gösterenler doğaları gereği az yada çok kesinlikle biraz suçludurlar.

Üzülmek ve acı çekmek, büyük bilinçler ve derin yürekler için her zaman zorunludur.



FYODOR DOSTOYEVSKI

8 Mart 2015 Pazar

YERALTINDAN NOTLAR (2.KISIM)

Erdemli, aydın bir kişi, arada bir kendinden ölesiye nefret etmelidir, aşırı özenli kalmalıdır ki, kibirli olmaya hak kazanabilsin.

Nereye kadar dayanabilirdim?

Kimi zaman aniden, içimi bir kuşkuculuk kaplardı ve bir bakmışsınız umursamazlık dönemim başlamış (bende her şey dönem ile adlandırılabilir) ve acemiliğimle, eğretilerimle alay edip, kendi kendimi romantik olmakla suçlardım. Kah kimseyle canım konuşmak istemez kah tamamen çenem düşer, hatta konuştuğum kişiyle dostluk kurmaya  çalışırdım. Sonra da bu bayağı halim, hiç beklenmedik anda kaybolup giderdi. Aslında bu durumda, bana ait bir bayağılık yoktu, belki de okuduğum kitaplardan alıp, kendime uydurduğum yapay bir şeydi.

Tek çıkış yolum okumaktı. O zamanlar çevremde olup bitenler hiç ilgimi çekmiyordu ve saygıya değer bulmuyordum. Tüm bunların yanında içimde bir hüzün kabarıyordu; çelişkileri yaşama arzum, dayanılmaz boyutlara ulaşıp, histeriye dönüşüyordu ve ben de ahlaksızlığın içine dalıyordum.

Dayak yemeyi bile kabullenebilirdim, ama hepsi beni bir eşya gibi yolundan çekip, varlığımı umursamaz bir tavırla gitmesini bağışlayamazdım.

Ben her şeye alışabiliyordum; aslında alışamıyordum da sonuçlarına katlanmayı kabulleniyordum.

Öyle anlarım olurdu ki, mutluluktan sarhoş bir halde, kendimde, en küçük bir aşağılanmışlığın izine bile rastlamıyordum. Yemin ederim! İnanç vardı, umut vardı, aşk vardı.

Ya kahraman olacaktım ya çamurun ta kendisi, bunun ortası yoktu. İşte beni asıl bitiren düşünce tarzı da buydu; çünkü çamurda yaşarken diğer zamanlarda kahraman olabiliyordum diye kendimi avutabiliyordum.

Sıradan insanların yaptığı türden, apaçık, basit bir sefahati kabullenebilir miydim ve bunca rezilliği sineye çekebilir miydim? Hiç bir özelliği olmayan sefahat, beni baştan çıkarıp gece yarısı sokağa dökülmemi nasıl sağlayabilir?

Düşlerimde ''harikulade ve yüce şeylere sığınarak'' ne büyük aşklar yaşadım, ey Tanrım! Yeryüzünde ki hiç bir varlıkla ilişkisi olmayan ve tamamen düş gücümün ürünü olan aşklarım, beni öylesine doyuruyordu ki, sonrasında gerçeklere uygun olup olmadıklarının bir önemi kalmıyordu.

İnsanlara kolay kolay alışamıyordum, oysa onlar birbirlerine uyabiliyorlardı. Daha o gün herkesten nefret ettim ve yaralı, korku dolu gururumun arkasına saklandım. 

Unvan sahibi olmakla akıllı olmayı eş değer görüyorlardı.

Gerçek aşk birleşmeyle onurlandırılırken, ahlaksızlık doğrudan birleşmeyle başlar- utanmazca, kabaca, aşksız!

-Her evlenen mutlu olmaz, diye kestirip attı az önceki kabalığıyla.
-Elbette. Ama en kötü evlilik bile burada yaşamaktan iyidir; kıyaslanamaz bile. Üstelik aşk varsa, mutlu olmadan da yaşayabilirsin. Yaşam acısıyla, tatlısıyla güzeldir. Bu dünyada yaşamak güzel.. her şeye karşın güzel. Ama burada tutunacak hiçbir şey yok...

-Sen bana bakma. Buraya sarhoş olduğum için geldim, belki senden de kötüyüm, sana örnek olamam. -kendimi savunmak istercesine devam ettim- Hem erkekle kadın aynı değildir. Ben buraya gelip kirlenebilirim, sonrada çekip giderim olay biter. Şöyle bir silkinirim, arınırım, bir şeyim kalmaz çünkü buranın tutsağı değilim. Oysa sen, burada bir tutsaksın. Evet tutsak! Sen burada kendini de , özgürlüğünü de satıyorsun. Seni saran zincirleri sonradan koparmak istesen bile, uğraştıkça seni daha da sıkacak. Lanet olası zincirler böyledir işte. Bunu iyi bilirim. Konuşulacak daha çok şey var ama onlara girmek bile istemiyorum, çünkü büyük bir olasılıkla anlamazsın. Söylesene ev sahibesine borçlandın mı? Bak işte, diye ekledim, oysa kız yanıt vermemişti, sadece pür dikkat beni dinliyordu.Zincir bu işte. Öyle bağlayacaklar ki seni, borcunu hiç bir zaman ödeyemeyeceksin. Bu, ruhunu şeytana satmaya benzer... Belki de, şu anda sırf üzüntüden, bende çamurun içine saplanıyorum. Hani bazıları üzüntüden içer ya, bende hüzünlenip buraya geldim. Bunun neresi iyi, söyle bakalım: örneğin az önce biz... seninle birleştik ve birbirimize hiçbir şey söylemedik; sen de her şey bittikten sonra, vahşi bir incelemeye koyuldun. Bende aynısını yaptım. Sevişmek bu mudur? İnsanlar böyle mi birleşmeli? Bu rezalet başka bir şey değil!

Ailen ne kadar kötü olursa olsun düşmanın değildir; sonuçta onlar senin annen ve babandır. Yılda bir kez de olsa sana sevgi göstereceklerdir. Evinde olduğunu bileceksin.Benim bir ailem olmadı, belki o yüzden bu kadar duygusuzum.

Eğer bir baba olsaydım, yemin ederim kızımı oğullarımdan daha çok severdim.

Baba kızını her zaman anneden daha çok sever.Bazı kızlar baba evinde çok rahat yaşarlar. Ben olsam kızımı evlendirmezdim bile.

Sevgi ve aşkın olmadığı yerlerde mantık da yoktur.

İnsan iyiliği çabuk unutur ama kötülüğü unutmaz, biriktirir.

Eğer iki insan birbirlerini gerçekten seviyorlarsa aralarında olup biteni kimse bilmemeli.

Aşk tanrının bir lütfudur ve kem gözlerden uzak tutulmalıdır. Onu güzel ve kutsal kılan da budur. Söz konusu durumda eşlerin birbirlerine duydukları saygı artar ve saygı olunca herşeyi düzeltmek mümkündür. Hem bir kere, aşık olup da evlenmişlerse ve gerçek bir aşk var ise bunun tükenmesi mümkün mü? Eğer insanlar isterlerse aşkları büyüyüp güçlenebilir.

Eğer karşındaki erkek iyi yürekli ve dürüst biri ise, ne diye aşkın sona ersin? İlk heyecanların sona erdiği bir gerçektir. Ama bunun yerini daha güçlü bir duygular alacaktır. İşte o zaman insanlar tinsel bir birlik kurup, yaşamı acısıyla tatlısıyla omuz omuza yaşayacaklardır. 

Çocuktan büyük bir mutluluk olabilir mi? Çocukları sever misin Liza? Ben çok severim. Bir düşünsene: şöyle pespembe bir erkek çocuk, yapışmış göğsüne emiyor. Hangi erkek kucağında onun çocuğuyla oturan bir kadın hakkında kötü düşünebilir ki?

Aşk her şeydir, her kızın paha biçilemez hazinesidir!

Ama asıl istediğim neydi biliyor musun, hepinizin yerin dibine batması! Ne eksik ne fazla. İşte isteğim tam olarak bu. Ben erinç istiyorum. Salt beni kimsenin rahatsız etmemesi için, şu anda bile tüm dünyayı beş kuruşa satabilirim. Bana, ''çay içmekten vazgeçer misin, yoksa dünya mı batsın?'' deseler, yanıtım şu olurdu, ''dünya batsın, bende sonsuza dek çay içeyim.''

Bırakmıyorlar...iyi...iyi olamıyorum.

Bana göre sevmek, birilerinin üstünde üstünlük kurmak, zorbalığa mekan bulmaktır. Sonuçta şimdi bile sevgiyi, sevdiğimiz kişinin bize gönüllü olarak tanıdığı zorbalık hakkı olarak görürüm.

Aşağılanmak bir tür arınmadır. En keskin ve acı biçimiyle biçimlenmektir! 

Kolay elde edilmiş mutluluk mu daha iyi? Yada insanı yücelten acılar mı daha iyi?

Hepimiz yaşamdan uzaklaşmışız, her birimiz az ya da çok tökezleyerek yürüyoruz. Yaşama alışkanlığımızı öyle bir yitirmişiz ki, ara sıra gerçek hayatla karşılaştığımızda ondan iğreniyoruz.

Eğer doğrudan kendimi ele alırsam şunu belirtmeliyim ki, sizin kendi yaşamınızda yarısına dek bile gelmeye cesaret edemediğiniz konularda ben yaşamım boyunca sonuna kadar gitmişimdir. Üstelik korkaklığınıza sağduyu diyerekten kendinizi kandırıyorsunuz. Bu duruma bakılırsa ben sizden ''daha canlı'' sayılırım. Şöyle daha özenli bir düşünün! Biz bugün canlılığın nerede bulunduğunu, neyin nesi olduğunu,hangi adla çağırıldığını bile bilmiyoruz. Elimizden kitaplarımızı alarak bizi yalnız bıraksalar neye uğradığımızı şaşırırız, kayboluruz. Artık neye katılacağımızı,neye dayanacağımızı, neyi sevip, neyden nefret edeceğimizi,neye saygı duyup neyi aşılayacağımızı bilemeyiz. Bize insan olmak bile yük gibi geliyor;başka deyişle etiyle kemiğiyle insan olmaktan utanıyoruz, ayıp geliyor. Simgesel insan olacağız diye ıkınıp duruyoruz. Biz ölü doğmuşuz. Zaten uzun bir süreden beri, canlı olmayan babalar sayesinde doğuyoruz.Bundan da gittikçe daha çok hoşlanır olduk. Alışıyoruz. Yakında doğrudan düşüncelerden doğmaya başlayabiliriz. Ama bu kadar yeter. Yeraltı'ndan yazmak istemiyorum.


FYODOR DOSTOYEVSKI

11 Ekim 2014 Cumartesi

YERALTINDAN NOTLAR (1.KISIM)

Her dakika kendimde kindarlığa tamamen zıt ögelerin fazlasıyla bulunduğunun farkına varıyordum. İçimde sürekli birbirine zıt duyguların savaştığını duyumsuyordum. Bunların tüm yaşamım boyunca benliğimde varolduklarını, dışarıya çıkmak için baskı yaptıklarını biliyordum ama izin vermiyordum, bilerek izin vermiyordum. Çelişkilerim beni utandırıyor, acı veriyordu. Acıdan kıvrandırıyordu ve sonunda bıktırdılar. 

Ben hiçbir şey olamıyorum: ne iyi, ne kötü, ne alçak, ne dürüst, ne kahraman, ne böcek. Şimdilerde akıllı bir adamın başarması zaten olanaksızdır. Ancak aptallar bir yere gelebilir gibi bütünüyle asılsız bir düşünce ile avunarak kendi inime çekilmiş, günlerimi yaşıyorum. Evet, 19. yüzyılda yaşayan akıllı birey karaktersiz olmak zorundadır ve ahlaki açıdan da buna mecburdur. Karakter sahibi faal kişi ise genellikle dar görüşlü bir varlıktır.

Bu arada saygın bir adam hangi konuda konuşmaktan zevk alır? Elbette kendisi hakkında. Ee öyleyse bende kendi hakkımda konuşacağım.

Yemin ederim ki, gereğinden fazla bilinçli olmak hastalıktır.

Öyle bir noktaya geldim ki iğrenç Peterburg gecelerinden kendi inime dönerkenyine utanç verici birşeyler yaptığımın ve de bunu düzeltmenin ya da unutmanın bir yolu olmadığının ayırtındaydım. İçim içimi yiyor, kendimi hırpalıyordum ama aynı zamanda gizliden gizliye, sapkınca bir haz alıyordum; yaptığımın utancını yaşayabilmenin bilinci, acı bir şuruptu ve onu içmek bana düpedüz zevk veriyordu.

En yakıcı zevkler çaresizliklerde yaşanır, özellikle hiçbir çıkış yolu kalmadığının ayırtında olduğun zaman.

Doğuştan aptal olan ''gerçekçi ve doğal bir insan'' öç almayı bir adalet gibi görüyor.

Doğa size birşey sormuyor, o sizin dileklerinizle ilgilenmiyor ve yasalarını da beğenip beğenmemenizi hiç umursamıyor.

Bilinçli bir kişi, kendine en alt seviyede bile saygı duyabilir mi?

Bir defasında zoraki aşık olmayı denedim. Size yemin ederim ki baylar aşk acısı çektim. Tinsel derinliklerde bir yerde aslında acı çektiğine pek inanmıyorsun, olup bitenlere kahkahalarla gülesin geliyor  ama gerçekte acı çekiyorsun. Şakası yok bu işin; öyle bir kıskançlık yaşıyorsun ki, yerinde duramıyorsun. Ve bütün bunlar can sıkıntısından, evet tamamen can sıkıntısı. Bu süredurum beni hasta ediyor.

Sev yada nefret et, yeter ki birşeyler yap.

Çıkar! Çıkar nedir? Bir insanın gerçek çıkarının ne olduğunu açıklayabilir misiniz? Ya bazen, kişinin çıkarı özel durumu gereği, genel çıkarlarına ters düşecek şeyler yapmasından geçiyorsa? Anlıyoruz ki, böyle şeyler oluyorsa genel çıkar kurallarının cehenneme kadar yolu var. Ne düşünüyorsunuz, böyle birşey olabilir mi?

İnsanoğlu dizgelere, soyut kavramlara o denli düşkündür ki, kendi mantığını haklı çıkarmak için gözlerini kapatıp, kulaklarını tıkayıp gerçeği çarpıtabilir.

Bir zamanlar insanlar adalet uğruna kan dökerken, vicdanları rahat bir şekilde öldürüyorlardı.Oysa günümüzde kan dökmenin iğrenç birşey olduğunu bile bile katlediyoruz, hemde eskiye kıyasla daha çok cana kıyıyoruz. Sizce hangisi daha kötü? Yazılanlara bakılırsa, Kleopatra odalıklarının göğüslerine altın iğneler batırmaktan hoşlanırmış; çığlık atmalarından, kıvranmalarından zevk alırmış.Şimdi, bu olay barbarlığın egemen olduğu zamanda gerçekleşmiş diyeceksiniz.  Ama bugünde iğneler batırılıyor, demek ki yaşadığımız çağda da neredeyse barbarlık egemen. Günümüz insanı barbarlık çağındaki atalarından daha iyi görünmelerine rağmen, aklın ve bilimin gösterdiği yolda yürümeye hala alışamamıştır. Ancak siz yine de, akılcılık ve bilimin el ele verince insan doğasını bütünüyle değişitirip, insanlığın yürüyeceği doğru yolu aydınlattığında, insanoğlunun da tüm eski kötü huylarından vazgeçip, soyluluğa bürüneceğine kesinlikle inanıyorsunuz. İnsanların kendi iradeleriyle hata yapmaktan vazgeçip, istese de istemese de normal çıkarlarına ters düşmeyeceğinden eminsiniz. 

İnsanoğlu aptal bir yaratıktır, eşsiz bir aptal. Aptal değilse bile nankördür, hemde eşi benzeri olmayan bir nankör.

İki kere ikinin dört etmesinden başka çıkar yol olmazsa, iradenin ne önemi kalır? İradem işe karışsa da karışmasa da iki kere iki dört ediyor. İrade bu mudur?

Kuşkusuz insan inşa etmeyi, yollar açmayı seviyor; ama daha büyük bir tutkuyla yıkmayı ve karmaşayı neden daha çok sevdiğini söyleyebilir misiniz? Bunu bana açıklayın, lütfen! Doğrusu bende bu konuda birkaç söz söylemek istiyorum. Belki de insanın yıkmayı ve karmaşayı bu kadar çok sevmesinin nedeni, aslında içgüdüsel olarak, hedefine ulaşıp, inşa ettiği binayı sonlandırmaktan korkmasıdır. Nereden bilebilirsiniz, belki de uzaktan beğendiği bu binayı, yakından görmeye dayanamıyor; belki de sadece inşa etmeyi seviyor, içinde yaşamayı değil.

Belki de insan yalnızca mutlu bir yaşamı sevmiyor. Belki acıyı da bir o kadar seviyordur. Dahası belkide acı çekmek mutlu bir yaşam kadar onun için yararlı olabiliyor. İnsanın kimi zaman tutkuyla acı çekmeyi sevdiği de tartışılmaz bir gerçek.

İyisi mi hiçbir şey yapmamak! En güzeli bilinçli bir hareketsizliktir. Ve de öylece yeraltında yaşamak!

Her insanın öyle anıları vardır ki, bunları sadece dostlarına anlatabilir. Bazıları ise dostlara bile anlatılmaz, ancak kendinize açabilirsiniz. Ama öyle anılar vardır ki, insan kendi kendine bile çıtlatmaktan çekinir.Her saygın kişide bunlardan bol bol vardır. Hatta şöyle söyleyebiliriz: bir adam ne kadar saygıdeğerse o kadar çok sırrı vardır.

Bir insan kendi kendine de olsa, gerçeği bütün çıplaklığıyla görmekten korkmayıp, dürüst davranabilir mi? 



FYODOR DOSTOYEVSKI



8 Ekim 2014 Çarşamba

BABALAR VE OĞULLAR

Prenses anlaşılan Kirsanov'u tutkuyla sevmemişti. Ateş son kes alevlenerek sonsuza dek söndü.

Gerçekten dünyada, kucağında sağlıklı bir bebekle genç ve güzel bir anneden daha çekici ne var ki?

Kendi değerlerini bilmeden, kendine saygı duymadan -aristokrasizmde bu duygular gelişmiştir- toplum yapısında sağlam temel sağlanamaz. Şahsiyet, bu önemli; insanlığın şahsiyeti kaya gibi sağlam olmalı, çünkü herşey onun üzerine kuruluyor.

Nikolay Petroviç hayal etmeyi severdi, köy hayatı bu özelliğini geliştirmişti.Çok mu geçmişti, aynı şekilde oğlunu beklerken, hayallere dalıyordu, ama o zaman bile değişiklik vardı, daha o zaman ilişkileri belirlenmişti...ve nasıl! Yine rahmetli eşi geldi gözünün önüne, ama yıllarca onu iyi bir ev hanımı gibi değil, ice belli, masum bakışlı ve boynunun üstünde çocukça bağlanmış örgülü genç kız olarak gördü. Onu ilk defa gördüğü gibi hatırladı. O zaman daha talebeydi.Yaşadığı evin merdiveninde ona rastladı ve istemeden onu iterek,geri döndü, özür dilemek istedi ve sadece ''Özür dilerim beyfendi'' diye mırıldanabildi. Genç kız alayla gülümsedi,ve sanki birden ürküp kaçtı ve merdivenin dönüşünde hızlıca baktı, ciddi bi ifade takındı ve kızardı. Sonra ilk çekingen buluşmalar,yarım sözler, yarım gülüşler, şaşkınlık, hüzün, hamle ve nihayet nefes kesen sevinç... Nereye gitti bütün bunlar? Genç kız eşi oldu, bu dünyada her zaman olduğu gibi çok az mutlu oldu... ''Ancak'' diye düşünüyordu, ''o ilk tatlı anlar, neden sonsuz, ölümsüz hayatla birlikte yaşamıyorlar?'' Kendi düşüncesini anlamaya çalışmıyordu, ama güzel zamanı hatıralardan daha güçlü bir şeyle tutmak istediğini hissediyordu;yeniden Mari'sinin yakınlığını, bedeninin sıcaklığını, nefesini hissetmek istiyordu.

Sadece aptallar ve fazla akıllılar zaman kaybeder.

Sevemeyen bütün kadınlar gibi bir şey istiyordu ve ne istediğini kendi de bilmiyordu.

Zaman (bilinen bir şey) bazen kuş gibi uçuyor, bazen solucan gibi sürünüyor; ama insanın en iyi zamanı onun nasıl geçtiğini anlamaması, hızlı mı yavaş mı.

Bir kadın hoşuna mı gidiyor, bir sonuç almaya çalış; olmadı mı, peki, gerek yok, kafanı çevir, dünyada tek değil ya.''

Hatıralar çok, ama hatırlanacak şey yok ve önümde uzun bir yol, ama amacım yok...

-
-''Söyleyin neden biz, mesela mesela müzik dinlemekten, güzel bir akşamdan, sempatik insanlarla sohbet etmekten zevk alırken, neden bunları sadece bir yerlerde var olan sonsuz mutluluğun bir iması olduğunu sanıyoruz, ama elimizde olan gerçek mutluluk değil? Neden bu?'' 
-''Atasözünü bilir misiniz: 'Bizim olmadığımız yerler daha güzel.'' dedi Bazarov.

İnsan içinde 'neler olduğunu' her zaman yüksek sesle söyleyebilir mi?

Çok bilirsen çabuk yaşlanırsın.

Herkes karnını doyurmak için kendi elleriyle çalışmalı, başkalarına niye güvenesin?

''Bak'' dedi birden Arkadi. ''Kuru kayısı ağacının yaprağı koptu ve yere düşüyor; hareketleri kelebeğinkiyle aynı. Tuhaf değil mi? En hüzünlüsü ve cansızı, en neşelisine ve canlıya benziyor.

Arina Vlasyevna; ''Ne yapalım Vaysa! Evlat kesilmiş bir parçadır. Obir şahin gibi, istedi geldi, istedi gitti; Biz ise yuvada güvercin gibi, yanyana oturuyor ve yerimizden kıpırdamıyoruz. Sadece ben senin için, sen benim için sonsuza kadar değişmez kalırız.''

Her biri karşı tarafın kendini anladığını kavrıyordu. Dostlar için bunu bilmek hoş birşey, ama düşmanlar için çok kötü. Özellikle ne konuşabiliyorlar ne de birbirinden uzaklaşabiliyorlarsa.

Düşünün, sevmek ve karşılık görmemek ne felaket şeydir!

Bazen insan kendini tepesinden tutup, topraktan turp çeker gibi çekmeli.

''Aşk yapmacık bir duygu mu?''

Eski birşey ölüm, ama herkes için yeni birşey.

''Elveda!'' dedi Bazarov ve devam etti: ''Uzun yaşayın, bu en iyisi ve zaman varken kullanın onu. Bakın ne iğrenç bir görüntü: Ezilmiş solucan, ama hala kıpırdıyor. Bende düşündüm çok iş yapacağım, ölmeyeceğim! Amacım var, ben bir devim! Şimdi ise bu devin amacı, nasıl iyi bir şekilde ölsem. Aslında bunu düşünen yok... Olsun, yinede kuyruğumu sallamayacağım.''

Dualar boşuna mı? Yoksa sevgi, kutsal, sadık sevgi herşeye kadir değil mi? Oo hayır! Ne kadar tutkulu, günahkar, isyankar bir kalp mezarda kaybolsa da, üstünde büyüyen çiçekler size masum bakıyor; sadece sonsuz sukunetten konuşmuyorlar, 'kayıtsız' doğanın sukunetinden, sonsuz kabullenme ve sonsuz hayattan söz ediyorlar...





İVAN TURGENYEV

2 Ekim 2014 Perşembe

MEKSİKALI

Bahse tutuşan seyircinin parası nerede yatıyorsa, gönlü de orada yatardı.

Ah havadar bir odada, her gece kar gibi çarşaflar serili bir yatağın sizleri beklediği sevgili, çıtkırıldım, etli insanlar...başınızdan geçmemişse, Londra sokaklarında sabahlamanın ne çirkin birşey olduğunu nasıl anlatabilirim sizlere? İnanın bana, başınızı sokacak bir yer bulamadan, o sokaklarda bir kez olsun sürtmek zorunda kalsanız, doğu yönünde tan yerinin ağardığını belirten o solgun ışığı görünceye dek binlerce yüzyılın geçtiğini sanır, soğuktan tir tir titrayip hıçkıra hıçkıra ağlarken vücudunuzda her bir kanın sızım sızım sızladığını duyar, böylesi bir acıya nasıl katlanabildiğinize, nasıl olup hala yaşayabildiğinize siz kendiniz bile şaşarsınız.

Kadınlı erkekli otuz beş bin  evsiz barksız insan var Londra kentinde. Ama lütfen, sakın ha yatağa girdiğiniz zaman aklınıza getirmeyin bunu; eğer olmak zorunda olduğunuz kadar yufka yürekli bir kimseyseniz, rahat yatağınızda her zmaanki gibi mışıl mışıl uyuyamayabilirsiniz. Altmışlık, yetmişlik, seksenlik insanlar vardır, yaşlı başlı insanlar; kötü beslenmişlerdir, bir deri bir kemiktirler; onlar günün doğuşunu dinlenmiş ve capcanlı olarak selamlayamazlar; gece tüm acımasızlığıyla üzerlerine yeniden çökünceye dek, ekmek kabukları ardında gün boyunca çılgınca koşacaklardır ve beş gün beş gece sürecektir bu çile...

İki adam konuşuyordu. Deli filan değildiler sadece yaşlıydılar. Yedikleri çer çöp yüzüden bağırsakları iğrenç kokular salan bu iki adam, kanlı bir devrimden söz ediyordu. Anarşistlerin, fanatiklerin, delilerinkine benziyordu konuşmaları. Kim kınayabilir , kim sorumlu tutabilirdi onları? Oysa ben üç öğün yemek yemiştim o gün; istersem yan gelip yatabileceğim bir yatağım vardı; oraya uzanır, şeylerin başkalaşımı, gelişimi ve evrimi konusunda, toplumsal felsefem konusunda kafa patlatabilirdim. Uzun lafın kısası, ya onlarla birlikte abuk subuk laflar edecek yada çenemi tutacaktım. Zavallı budalalar! Bilmiyorlardı ki devrimleri yaratanlar onların hamurundan değildir ve onlar kısa bir süre sonra ölüp gittiklerinde, Poplar Düşkünler Yurdu'na  gitmek üzere Mile and Road boyunca yürüyen ve balgamlı, sümüklü kaldırımlardaki süprüntüleri gövdeye indiren başka zavallılarda kanlı devrimlerden gem vuracaklardı.

İyilik yaparken ayrım gözetmek ahlaksızlıktır der profesyonel insanseverler.



JACK LONDON

VAHŞETİN ÇAĞRISI

Bir kere düştün mü, sonun geldi demektir. İşte bu yüzden asla düşmemeliydi.

Zevk aldığı için değil, fakat midesinden gelen gürültüler için çalıyordu. Hırsızlığı açıkça değil, sopa ve diş kanununa duyduğu saygıdan yapıyordu. Kısaca yaptığı şeyleri yapamadığı şeylerden daha kolay olduğu için yapıyordu.

Yaşamın doğruluğunu belirleyen ve bunun da üzerinde yaşamın daha da yükselmeyeceği bir kendinden geçiş vardı. Bu kendinden geçiş, kişinin en canlı olduğu anda gelir ama beraberinde canlı olduğu unutkanlığını da getirir.


Orta yol diye birşey yoktu. Ya efendi olacaktı yada yönetilecekti, merhamet göstermek ise zayıflıktı. İlkel yaşamda acımak diye birşey yoktu. Acıma duygusu korku diye yanlış anlaşılıyor, böyle bir yanlış anlaşılma da ölüm demek oluyordu. Öl ya da öldür, yen yada yenil, kanun buydu ve o, zamanın derinliklerinden gelen bu kanuna uyum sağlıyordu.

Bitmez tükenmez saatler boyunca örümceği ağında, yılanı kıvrımlar içinde, panteri pusuda tutan vahşetin bir sabrı vardır; yaşamın kendisi kadar direngen, yorulmaz ve üsteleyici bir sabırdır bu.

Bütün gün Buck havuzun çevresinde döndü ve huzursuzca dolaştı. Hareketin durması, tanıdığı calıların yaşamlarında gitmeleri olarak tanıyordu. Thornton'un öldüğünü biliyordu. Açlığa benzer büyük bir boşluk vardı içinde ama bu yiyeceğin doldurabileceği bir boşluk değildi.



JACK LONDON